02 03 2013

Saynur Gelendost'u 10 yıl önce bugün kaybettik,

Saynur Gelendost'u 10 yıl önce bugün kaybettik,  |  görsel 1

 

İlk Çevre Savaşçılarımızdan Saynur Gelendost'u 10 yıl önce bugün kaybettik. "Direniş" Sürüyor.

Öncülük ettiği çevre eylemleriyle ismini duyuran Bodrumlu Gönüllüler Derneği Kurucusu ve Genel Sekreteri Saynur Gelendost’u, Bodrum Devlet Hastanesi'nde 2 Mart 2003 tarihinde 73 yaşında kalp krizinden yitirmiştik.

Bergama İzmir Meşaleli Koşu-Sefa Taşkın, Saynur Gelendost, Ekrem Akurgal, Bilge Umar

Toplum tarafından “Çevre Ana” olarak onurlandırılan Saynur Gelendost, ölümünden 24 yıl önce eşi Can Gelendost ile birlikte Bodrum’a yerleşmişti. Türk-Yunan dostluğunu savunan, “Bodrum Festivali” organizasyonuna önderlik etmiş, giriştiği çevre eylemleriyle Türkiye ve yurtdışında duyulur olmuştu.

Gökova’ya termik santral yapılmasından sonra çevre mücadelesine giren Gelendost, bu uğurda ölüm oruçları tutmuş ve ciddi rahatsızlıklar geçirmişti. Türk-Yunan Dostluk Derneği üyesi olan Gelendost, Abdi İpekçi Barış Ödülü’nü de almıştı.

Mezarı Gümbet Türbe Mezarlığı’nda bulunan Gelendost, ölüm yıldönümlerinde az sayıda dostu tarafından anılıyor.

Yaşamının büyük bir bölümünü doğanın yaşamın korunmasına adayan Gelendost’un, Türk-Yunan Dostluk Derneği ve Kardeş Şehirler Bankası oluşturma projelerini başlattığını, çalışmalarında Muğla Belediyesi ile Halkida Belediyesi ve Leros Adası ile Göltürkbükü Belediyeleri’nin kardeş şehir olmalarını sağladı.
 

Çine Çayı Eylemi
Çine Çayı Eylemi

"Kara bulutların yoğunlaştığı ve çevremizi yok eden her türlü baskı, tehdit ve talanın yaşanan kitlesel aymazlık sayesinde tüm doğal alanlarımızı tükettiği bugünlerde Gelendost’u anmaya devam eden az sayıda dostlarına bizler de katılyoruz..

Saynur Gelendost, Türkiye’de çevre üzerindeki tahribatı, Bodrum ve Gökova’dan gündeme taşıyarak, kamuoyunun dikkatini çeken, mücadelesini tüm olumsuzluklara rağmen yaşamının sonuna kadar kararlılıkla sürdüren, çevre hareketinin yılmaz öncülerindendir. Mavi yol ve mavi yolculuk adına çok önemli adımlar atan, kendisini termik santrale zincirleyen Gelendost’u bilmeliyiz çünkü ancak bizden önce de doğayı yaşamı koruma mücadelelerine emek verenlerin açtığı yoldan kolaylıkla daha ilerilere gitmek ve sonuç almak mümkün olabilir.

Saynur Gelendost'un Anısına saygıyla, onu kendi sözlerinden tanıtmak amacıyla bir yazısını alıntıladık;

"Direniş!", Saynur Gelendost

Gelendost,  S., “Direniş!..”  Yeni Türkiye, Temmuz-Ağustos 1995, Çevre Özel Sayısı, Yıl: 1, Sayı: 5, Sayfa:   647-8.

Nerede bir "Karagözlü Karakaçan" görsek, uzun uzun gözlerine bakarız… O gözler hep hüzünlü ve hep düşüncelidir sanki. Göz-göze anlaştığımızı duyumsarız.

Şu dünyaya yapılan haksızlıklara isyanımızı anlarmış gibi bakar gözlerimize…

Hey Karakaçan… Sen anlarsın da, kuşlar, kelebekler, ağaçlar, dikkuyruklar, kaplumbağalar anlar da, oylarımızla seçip, o yukarı katlardaki koltuklara, üstelik yurtdaş'a hizmet için oturttuklarımız hâlâ nedendir bir türlü anlamaz?..

Yazımıza, duygularımızı özetleyen böylesi bir fantezi ile başlamak geldi içimizden!..

Evet, Çevre Sorunları diye özetlenen, son yıllarda hızla artan ve dünyada var olan tüm canlılara, doğal-tarihsel - kültürel değerlere yönelik yok edici davranışları haksızlık olarak niteliyoruz.. Ve haksızlığa da hiç dayanamıyoruz. Dahası, isyan ediyoruz.

Ekosistem'in bozulmasının nerelere varacağı, günümüzde artık açık biçimde görülen, bazı canlıların soyunun tükenmesinin, insan soyunun da tehlikede olduğunun göstergesi olduğu ne zaman anlaşılacak?... Bu bir kültür sorunudur… Kültürel Kalkınmayı gerçekleştirmek zorundayız. Barış – Kültür - Çevre… Ayrılmaz bir bütün… Her sorun gibi çevre sorunları da barış içinde ve kültürel olgunlukla çözümlenebilir ancak.

İnsan, doğanın sahibi olmadığını, her şeyin yalnız kendisi için var olmadığını ve yalnızca doğanın ufak bir parçası olduğunu anlamak zorundadır.

İnsan, kafatasının içinde yerleştirilmiş olan ve diğer canlılardan farklı olarak olağanüstü bir gücü sahip bulunan beynini, yıkayarak, yok ederek yalnız almak için değil, vermek için kullanmalıdır artık… Yoksa kendi sonu pek çabuk gelecektir. Çevre sorunları ülkelerle sınırlı değildir. Dünyanın uzakça bir köşesindeki bozulma buraları da etkileyecektir… Biz böyle bir açıdan bakıyoruz… Yine de şöyle bir Ülkemiz'e göz atalım:

Kısa süreli, hızlı kazanç ve çıkarlar uğruna uzun süreli ulusal çıkarların göz ardı edilmesi kabul edilir gibi değildir…

Uluslarası sözleşmelerin altına Türkiye adına imza atıp, sonra o imzaların bağlayıcılığının hiç'e sayılması anlaşılır gibi değildir…

Denizlerin çöplüğe dönüşmesi, yörelerin otantik değerlerinin yok edilip, estetikten yoksun, sıradan kentler oluşturulması en değerli varlıklarımız olan, tarihsel kalıntıların parçalanıp üzerine çirkin beton bloklarla, doymak bilmeyen para açlığının giderilmesi… Halkın paralarıyla halka rağmen uygulanan, politik çıkarların esiri yanlış ve şaşırtıcı projelerde direnilmesi… Yanlış enerji politikaları…

Yatağan – Kemerköy - Gökova üçgeni!.. "Muğla'nın üç belası". 12 yıldır hiçbir izni olmadan, hiçbir önlem alınmadan çalışan Yatağan Termik Santralı'nın verdiği zararları bilmeyen kalmadı… İnsan sağlığına, tarıma vurduğu darbe, köylülerin açtığı ve kazanılan davalarla ortada…

Yine, hiç bir önlem alınmadan 5 yıldır çalışan Yeniköy Termik Santralı, Yatağan Santralı'nın erişemediği bölgeleri mahvetmekle meşgul!...

Ya şu yılan hikayesine dönen Gökova (Kemerköy) Santralı ?... O 300 metrelik korkunç bacanın, Cennet Gökovanın kıyısına kondurulmaması için 11 yıl önce yöre halkıyla birlikte sürekli eylem yapmıştık.

Ne yazık ki santral inatla bitirildi… Ama biz de çok inatçıyız ki, 11 yıldır santralın çalıştırılmaması için yine sürekli mücadele etmekteyiz. Yılda birkaç kez olmak üzere akla gelebilecek her türlü eylemi yaptık. Artık eylem biçimi kalmadığı için, son çare olarak geçen yıl (23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda) çocuklarımız ve doğanın yaşama hakkı adına "Ölüm Orucuna" girdik…

Ölüm orucunun 12. gününde, santralın çalıştırılmayacağına dair, Cumhurbaşkanımızın taahhütü özellikle vurgulanarak, Çevre Bakanımız ve Kültür Bakanımız tarafından verilen "Devlet Güvencesiyle" ölüm orucuna son verdik… Komaya girilen ölüm orucunun bıraktığı kalıcı arızalar bu konudaki kararlılığımızı güçlendiriyor.

Verilen Devlet Sözüne elbette inanıyoruz… Ama, Santralin yüklenici firmadan teslim alınabilmesi için, deneme üretimi iki ünitesinde tamamlandı, üçüncü ünite de devam etmekte… Verilen sözlere göre, o da tamamlanınca, kapatılacakmış… Bekliyoruz… Ve biz Bakanlar Kurulu kararıyla, santral kimliğinden çıkarılıp, kültürel – çevresel eğitim veren bir bilgi yuvası olarak Dünya çocuklarına armağan edelim diyoruz. Biz, Gökova'nın, feda edilmesine mâni olmak için her şeyi göze aldık.

Bergama Yürüyüşü
Bergama Yürüyüşü - Saynur Gelendost, Münevver Abdik

 

Hiç bir bedel Gökova cennetinden pahalı değildir… Ve çocuklarımıza paha biçebilir miyiz?... Bu bir Demokrasi Mücadelesidir… Bir de "Nükleer" canavar var!... "Canavar" diyoruz, çünkü dünyada örnekleri görüldüğü gibi, bir arıza durumunda verdiği zararlar, ne yazık ki sınır tanımıyor, zaman ötesine ulaşıyor ve genetik olarak sürüp gidiyor.

Kuzey Ülkeleri Nükleer Santralları artık istemiyor ve projeleri iptal ediyorlar. Örneğin ABD, 78'den beri planlanan 116 nükleer santralını iptal etti. İsveç 2010 yılında Nükleer Santralların tümünü kapatma kararı aldı. Almanya, yapımı tamamlanan, dört nükleer santralı işletmeye açmadı. Avusturya 78'lerde kurduğu Nükleer Santralı çalıştırmadı, söküyor. Filipinler bitmiş santralı devreye sokmadı. Eski Sovyetler Birliği, topraklarında projelendirilen 27 santralın yapımını durdurdu. Belçika, Danimarka, İzlanda, Lüksenburg, Norveç, Finlandiya, İspanya, Yunanistan nükleer enerjiyi kullanma fikrinden vazgeçti. Gelişmiş ülkeler, alternatif enerji kaynakları üzerine yoğunlaşıyor.

Mevcut teknolojinin tükettiği yakıt, 2000'li yıllardan itibaren sorun olacak ve 2040 yıllarında kesin bitecek. Bu gün bile yakıt hammaddesi talebi karşılanamaz durumda. Dünyanın bir çok yerinde Nükleer gücün, hem ekonomik, hem de çevresel bir felâket olduğu kanıtlanmıştır.

Türkiye'nin, şimdi hangi nedenle bu kötü örneği izlemek istediği anlaşılır gibi değildir. Nükleer enerjinin güvenli olduğu gerçek dışıdır. Türkiye ve komşuları zaten Çernobil'deki nükleer kazanın feci sonuçlarını yaşamıştır. Bu kazalar, çok büyük alanların tümüyle yaşanmaz halde kalmalarına neden olabilmektedir. Dünyanın en tehlikeli atıklarından bazıları nükleer reaktörlerce yaratılmakta. Bu radyoaktif atıkların güvenli bir biçimde depolanmasını garantilemek olanaksızdır. Bu nedenle radyo aktif atıklar, Türk halkının gelecek kuşaklarına zehirli bir miras olarak kalacaktır.

İşte, Akkuyu'ya yapılması planlanan ve yöre halkının uzun yıllardır sürdürdüğü Direniş'e katılarak yine yıllardır sürdürdüğümüz eylemlerimizden birini de 5-6 Ağustos tarihlerinde Akkuyu'da gerçekleştireceğiz.

İnsanlık, dünyada var olan her canlının hakkına saygı göstermek zorundadır… Böylece kendi haklarını da korumuş olur… Dünyada, tüketim arsızlığına, tüketim çılgınlığına da "dur" demek gerek… Böyle devam ederse, hiçbir enerji potansiyeli bu savurganlığı karşılayamayacak… Tüketim ahlâkının oluşması gerekli. Bir de kitle turizminin, gerçek anlamda uygulanabilen Eko turizme dönüştürülmesi gerekiyor... Yoksa, ulusça sahip olduğumuz değerleri hiçe sayarak yalnız yüksek gelir elde etmeyi ilke edinen turizm anlayışı, hiç de uzak olmayan bir gelecekte kendini yok edecektir…

Evet, işte, Karagözlü Karakaçan'ın gözlerinde hüzün var…

Artık pek görmediğimiz, aşı boyalı ahşap evlerin cumbalarına, nazlı nazlı uzanan mor salkımlar da hüzünlü…

 

 

0
0
0
Yorum Yaz